Örnek Doktora Tez Projesi: Göçmen Türklerden Kimlik ve Din

1.                TEZİN ADI

Bu tezin adı; “Göçmen Türklerde Kimlik ve Din” (Avustralya Örneği) adını taşımaktadır.

2.                ARAŞTIRMA PROBLEMİ

Yurtdışına işçi göçü Türk toplumunun son 45 yılına damgasını vuran sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasal boyutlarıyla çok sayıda araştırmacının ilgi odağı olan bir süreçtir. Özellikle Almanya’da yoğunlaşsa da  dünyanın diğer ülkelerinde bizim tezimiz açısından da Avustralya’da ki göç hareketliliğinde Türk insanının yaşadığı deneyim bir çok sorunu da kendisinde barındırmaktadır. Her şeyden önce göç olgusu, işçilerin aile yaşantılarındaki yapısal değişikliklerden, aile bireylerinin statülerine kadar, başka bir açıdan göç olgusu ile çoğunlukla ilk kez şehir hayatıyla ve modernizmin kendisiyle bizzat karşılaşan kısmen eğitimsiz bireyler kendileri ve aileleri için bir çok şoklar yaşamışlar ve yaşamaktadırlar.

Göç olgusu, insan topluluklarında çok eski zamanlardan beri ortaya çıkan oldukça karakteristik ve tipik bir toplumsal fenomen olup, toplum yapısı, yaşayışı ve kültürü çok önemli değişim ve dönüşümlere ve bunların beraberinde getirdiği etkileşim ve uyum süreçlerine maruz kalmaktadır. Başka bir deyişle dış göç olgusu, gerçekte çevresi, kültürü, toplumu ve ülkesinden koparak yabancı bir ülke, çevre, toplum ve kültüre katılma, uyum ve “bütünleşme” veya baskın bir kültüre benzeşmek suretiyle onunla “antlaşma” şeklinde gerçekleşmektedir. Çoğu zaman göçmenlerin göç ettikleri coğrafi ve sosyo-kültürel çevre, ülke ve topluma göre farklı etnik, kültürel ve dini çevrelerden gelmekte oluşları, yeni çevreye  katılma, uyum ve onunla bütünleşme ve hatta zaman içerisinde onun tarafından özümsenerek eriyip gitme veya yabancı toplum içinde kültürel farklılıklarını sürdürme ya da dışlanarak “marjinalleşme” yahut kendi içine kapanarak dış çevreden tamamen “soyutlanma” gibi çok önemli ve karmaşık etki ve tepkileri ve bu bağlamda kendini gösteren adaptasyon sorunlarını beraberinde getirmektedir.[1]

Göç süreci içinde farklı kültürler, sosyal katmanlar ve insanlar karşı karşıya geliyor ve beraberinde bir çok çatışma ve sorunlar görülebiliyor. Bu bakımdan göç olayı sadece nedenleriyle değil, sonuçlarıyla da üzerinde durulması gerekli çok yönlü ve karmaşık bir süreçtir. [2] Özellikle Türk yurtdışı göçünde, işçiler ve ailelerin kırsal ya da kentsel kökenleri, başlangıç motivasyonları, taşıdıkları nitelikler, göç ettikleri yabancı ülkelerin emek piyasalarında işgal ettikleri yerler, toplumsallaşma süreçleri, nitelik kazanımları, entegrasyon sürecinde gösterdikleri kimliksel var oluşlar, buna bağlı olarak dinsel görünümler üzerine derinlemesine analizler yapılarak ortaya çıkarttığı sorunlar belirlenmelidir.

Kişilerin bir ülkeden diğerine göç etmesi hem kendileri hem de taşındıkları grup ve yapı üzerinde çeşitli etkilerde bulunmasına sebep olur. Tarihsel açıdan göçün en önemli sonucu kültür yayılması ve değişmesidir. Göç sürecinde davranış kalıpları değiştirilir ve yeni sentez fikirler oluşturulur. Göçün birey üzerindeki etkisi sosyal durumlara göre değişmektedir. İçgöçlerde bireyler kendilerini yeni çevrelerinde tümüyle yabancı hissetmezler, göçmenler genellikle kendi vatandaşlarının bulunduğu yere giderler. Fakat buna karşılık dış göçlerde göçmenler yeni ve yabancı bir çevreye giderler ve buralarda etnik, dini ve kültürel ortaklıklar bulamazlar. [3] Bu durum içinde kimlikle ilgili bir çok problemi beraberinde getirmektedir.

Geleneksel yaşam pratiğiyle Türk göçmenleri, göç ettikleri ülkelerde kendilerine göre oldukça farklı unsurlar barındıran modern topluluk yaşayışına uyumda zorlanmışlardır.[4] Başlangıçta bir takım sebeplerden dolayı göçmenlerin genellikle aynı bölgelerde iskan edilmeleri, ortak mekanları kullanmaları, bulundukları toplumun dışında, kendi içine kapalı birimler oluşturmalarına neden olmuştur. Göçmenlerin farklı yaşam deneyimleri, kendi kimlik duygularının dinamiğiyle beslenerek kendisine özgü karşıt veya benimsemeci dışavurumları gündeme getirebilmektedir. 

Bugün yurtdışında Türklerin  en hayati problemlerinin başında Müslüman-Türk kimliğinin korunması, içinde bulundukları toplumla uyum sağlanması ve yeni kuşaklara dinin ve kültürel kimliğin aktarılması gelmektedir. Göçmen Türkler, dini kimliklerini kaybetmeden yaşamalarını sağlayacak, bir yandan seküler ve yabancı bir toplumda bir arada yaşamak, diğer yandan da kültürel kimliklerini koruyacak stratejiler üretmek durumunda kalmışlardır. Göçmen Türkler için bu kurumlar etrafında yeni bir kimlik inşası söz konusudur, bu yeni kültürel görüntüde ne geleneksel Türk kimliği öğeleri hakimdir ne de modern ve seküler hayat ve onun getirdiği hayat biçimi. Şu halde  bu araştırmanın problemi bu çift yönlü arada kalmışlığın ne gibi kimliksel sorunlar ortaya çıkardığını anlamaktır.

Diğer bir deyişle; bu araştırma, Avustralya’ya göç eden Türklerin din, kültür ve kimliklerini yaşama, ve bu sosyal olguları işlevsel kılma ve belki de  en önemlisi yabancı ve seküler bir kültür ortamında bulunan yeni nesle bu değerleri aktarmasında karşılaştıkları sorunları ve genel  olarak da Türk kimliğini muhafazada dinin rolünün ne olduğu sorununu ve dinin söz konusu kimlik sorunlarının çözümlenmesinde ne gibi fonksiyonlar ifa ettiğini kendisine problem edinmiştir.

3.                TEZİN KONUSU

Bu tezin konusu; Avustralya’ya göç eden Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı veya kendini Türk hisseden Müslümanların, kimliklerini muhafaza şekilleri ve bunun için kullanılan sosyal olguları ve bu olgulara  yön veren dini saikleri sistematik ve din sosyolojisi bilimine uygun bir şekilde araştırmaktır.

4.                TEZİN AMACI VE ÖNEMİ

Homojenleştirici bir  etkiye sahip olan ulus devletin küreselleşmenin etkisiyle bu özelliğini yitirmeye başladığı tartışılmaktadır. Bu süreçte farklı kimlik kategorileri varlık gösterirken, yalnızca eski olan yeniden canlanmamakta, aynı zamanda eski olana yeni  şeyler de eklenmektedir. Bu yüzden farklı kimlik kategorilerinden  olan  dinin etkili olduğu kimlikler yeni  yüzlerdir ve yeni  yüzlerle ortaya çıkmaktadır, ve bu çıkış çoğu zaman bireyi  kuşatıcı bir mahiyette olmaktadır. İşte özelikle Avustralya’daki Türk diasporasında da din ve kimlik ilişkisi farklı şekil ve araçlarla ortaya çıkmakta olduğu düşünülmektedir. Bu değişik şekiller altında göçmen Türklerde ortaya çıkan din ve kimlik ilişkisinin ve bu ilişkide ki sorunların çözümlenmesinin yönünün bilimsel olarak ortaya konulması bu araştırmanın  amacıdır.

Bu çalışmanın önemini birkaç madde halinde sıralayacak olursak:

1-Daha genel olarak Türkiye Cumhuriyeti dışındaki Müslüman Türklerin karşılaştıkları kimlik sorunlarının din ile olan ilişkisinin genel bir çerçevesini çizmek.

2-Ülkemiz insanının AB süreci içinde karşılaşacağı değişik kültür, dil, din ve  milletlerle ilişkisinde daha önce bu tecrübeyi farklı boyutlarda yaşayan göçmen Türklerin kimliksel anlamlandırmaları önem kazanmaktadır.

3-Bugüne  kadar ki tarihsel sürecin karşılaştırmalı analizinin  kısa da olsa yapılması önemlidir. Böyle tarihsel, sosyolojik ve uygulamalı bir araştırma, bir yandan içinde  bulunduğumuz toplumun anlaşılmasında, diğer yandan da yurtdışındaki Türklerin  kimliksel sorunlarına ve bu sorunların dinle olan ilişkisinde bizlere geniş bir perspektif sunacak ve gelişen sosyal olayları daha net ve objektif olarak değerlendirmemize katkı sağlayacaktır.

4-Göç alan ve göç veren ülkeler açısından zengin bir  sosyo-ekonomik laboratuar niteliği taşıyan göç olgusunun değişik boyutları üzerinde bir  kısım çalışmalar vardır. Söz konusu çalışmaların genelde yurtdışında çalışanların birikimlerini Türkiye’ye çekme, yatırıma dönüştürme vb. ödemeler dengesine ve kalkınma  sürecine katkı boyutlarında yoğunlaşmakta olup, göçün toplumsal, kültürel, kimliksel ve dinsel boyutlarına  ise aynı ölçüde (son yıllardaki bir  kaç tane din sosyolojisi çalışmaları hariç) [5] eğilinmemiştir.[6] Unat şöyle demektedir: “Bir bakıma denilebilir ki, Türk göçmen işçisi, gerek bilim dünyası gerekse kamu dünyası açısından ancak ‘homo economicus’ yönü ile ilgi uyandırmaktadır. Sosyal bilimlerin ihmal edilmesi tipik bir  az gelişmiş ülke yazgısıdır.” [7]Diğer yandan, yurtdışında yapılan  çalışmaların önemli bir kısmı, işgüçü göçünün toplumsal, ruhbilimsel uyum süreçleri üzerinde de yoğunlaşmıştır, yabancı iş gücünü bu açılardan büyüteç altına yatırmışlardır.[8] İşte bu araştırma göç olgusunun Müslüman Türklerde ortaya çıkardığı kimliksel sorunları dinle olan ilişkisi çerçevesinde çözümleme içerisinde olmasından dolayı önemlidir.

 5-Göçmen Türklerle ilgili Almanya ve diğer Avrupa ülkelerinde bir  kaç araştırma olmasına karşın  Avustralya’daki Türklerin herhangi bir  sorununun konu edinildiği (Y.Lisans ve Doktora seviyesinde) bir araştırma henüz yapılmamıştır. Bu bakımdan ilk kez Avustralya’daki Türklerin kimliksel  sorunlarının ortaya çıkarılması ve bu sorunların ne gibi yollarla aşılacağının tespiti önem taşımaktadır.

  6-Önemli gayretler sarf edilmesine rağmen, yurtdışında yetişen Türkler kendi dil, din, tarih, kültür ve medeniyetini öğrenmekten mahrum kalmaktadır. Bir yandan böyle bir kültür erozyonuna maruz kalan genç Türk nesli, diğer yandan post-modern dönemin en güçlü araçları olan TV, gazete, dergi ve internet gibi medyanın değişik etkisiyle karşı­laşmaktadır. Bütün bunlar, gelişme döneminin sorunlarını yaşayan Türk gençlerinin benliğinde değişik problemler açmakta ve onları, "kimlik boş­luğu" veya "kimlik çatışması" şeklinde kendini gösteren "kimlik bunalımı"na sürükle­mektedir.[9]Yani mevcut şartların olumsuz etkileri ve bunlarla müca­dele etmesi gereken müesseselerin yeterli olmayışı, yurtdışında yaşayan Türk çocuk ve gençlerinin derûnî ve tutarlı motiflerden mahrum kalma­sına veya birden çok kimlik model­leri arasında seçim yapamamasına neden olmaktadır. [10]Böyle bir kimlik bunalımı yaşayan Türk neslinin, kendini tanımlama şekli birçok formlar almakta ve farklı kimlik un­surları onların iç dünyasında çatış­malara neden olmaktadır. İşte tam da burada ikilem içindeki  Türk neslinin kimlik çatışması yaşamasının sebeplerini, kimlik bunalıma iten  unsurları ve bunlara çözümler üretilmede ne gibi önlemlerin alınması gerektiğini kısaca tespit etmekte bu araştırmanın önemini ortaya koymaktadır.

7-Bu araştırma genel olarak Türk sosyal bilimler alanına, özel olarak da din sosyoloji alanına bir katkı sağlayacak ve bu alandaki bir boşluğu dolduracaktır.

KURAMSAL ÇERÇEVE

6.1.     KAVRAM VE TERİMLER

DİN: Din kavramının islami kaynaklardaki anlamlarını; 1-Ceza (karşılık), mükafat,hüküm,hesap; 2-Üstün gelme, hakimiyet, zelil kılma, zorlama; 3-İtaat, teslimiyet, hizmet, ibadet; 4-Adet, yol, kanun, şeriat, millet, mezhep şeklinde gruplandırmak mümkündür. Her  dini kültürün din kavramını ifade etmek etmek üzere seçtiği kelimelere ait ortak noktasının “yol, inanç, adet, bağ, kulluk” olduğu söylenebilir.bütün bu kelimeler, kökleri insanın iç hayatında bulunan ve semereleri çeşitli davranışlarda tezahür eden köklü ve evrensel bir fenomeni ifade etmeyi amaçlamaktadır.[11]

Yapılan din tanımları içerisinde en kısa ve en çok kabul göreni R.Otto’nun yapmış olduğu tanımdır: “Din kutsalın tecrübesidir” [12] . Bu tanım, ilk bakışta oldukça şekli ve kapalı görünebilir. Ancak üzerinde biraz düşünüldüğünde şu hakikatler ortaya çıkar.

a-Bu tanımda din, her şeyden önce kutsal kavramıyla anlatılmaktadır ki, böylece dinin, sosyolojik açıdan bakıldığında en gerçek tanımının bizzat dinin kendi özü, cevheri ve mahiyet ile mümkün olacağı gerçeği

b-Ferdin bu kutsal alanı, yani dini kesb ve tecrübe edip yaşayabilme yeteneğinin kendisinde potansiyel (fıtri) olarak bulunduğu ve bunun da kendi varlığının bir gereği olduğu gerçeği

c-Dinin daima önce tek tek fertlerin şuurunda yerleşip kökleştiği gerçeği.

d-Bir kısım dini tecrübenin fertlerle sınırlı kalmayacağı ister istemez fertleri aşarak bireyler arası bir karaktere bürüneceği ve böylece varlığını sürdüreceği gerçeği.

Bunun yanında din; insanlarda güdüler yerleştirmeye çalışan, uzun süreli, geniş kapsamlı ve güçlü bir semboller sistemi[13] olarak da görülmektedir.

SEKÜLERLEŞME: Dinsel olan veya dinsellik atfedilen bütün değer ve ilkeleri bireysel ve toplumsal yaşamın dışına iten, sadece bu dünyayı yaşanabilir kabul edip, öte dünyadan ilişkisini koparma temeline dayalı insan merkezci düşünme ve yaşama biçimi diye tarif edilen dünyevileşme, diğer  bir deyişle semavi olanla bağların koparılması ideolojisi; insanı kendi kendine yeter kabul etme felsefesi diye de tarif edilebilir. Birbiriyle eşanlamlı olarak da kullanılan sekülerizm ve laiklik, birincisi belirli bir yaşam tarzını diğeri de o yaşam tarzının siyasal örgütlenme biçimini ifade etmektedir. [14]

Weber’in dünyanın büyüden arınması ve toplumun rasyonelleşmesi kavramlarıyla ifade etmeye çalıştığı olguyla ilişkili olan sekülerleşme, toplumsal açıdan ele alındığında dinin günlük hayatta her geçen gün etkisizleşerek önemini kaybetmesi, bilimin ve aklın egemen olması durumunu ifade eder. 1850’den itibaren kullanılmaya başlanan bu kavram, evrimci bir yaklaşımın uzantısı olarak ileri sürülmüş, teknik olarak  ileri ve modern toplumların ortaya çıkmasıyla gelişmiştir. Dünyevileşmenin,  din ve dünya işlerinin birbirinden ayrılması anlamında politik ya da siyasi alandaki özel hali ‘laiklik’ olarak bilinir. [15] Son yıllarda sekülerleşme tezinin öngörülenin aksine bazı gelişmeler yaşanmasıyla başlayan bir sorgulama sürecine girilmiş ve yeni paradigmalar  ortaya çıkmıştır. [16]

GÖÇ: Göçü bireylerin  ya da toplumsal kümelerin yerleşmek üzere bir yerden bir başka yere gitmeleri olarak tanımlamak mümkündür. Fiziki hareketlilik genellikle göç olarak adlandırılır. Modern dünyada hızla artan bir olgudur. Göçler çeşitli sebeplerden kaynaklanabilir. [17]

Göçler iki türlü olmaktadır; gönüllü veya zorla. Gönüllü göçte ekonomik faktör temel etkileyici olmuştur. Büyük ülkelerin göçmen işçi, sanayici ve girişimci istekleri, 1960’lı yıllarda Türkiye’den özellikle Batı Avrupa ve Avustralya ülkelerine anlaşma ile  göçmen  işçilerin  önünü açmıştır. Önce  genç  işçiler daha  sonra da aileleri ve çocukları bu göçe katılmışlardır. [18]

DIŞ GÖÇ : Dış göç bireylerin ya da toplumsal kümelerin yerleşmek üzere bir yerden bir başka yere gitmeleri veya kişilerin  hayatlarının gelecekteki kısmının tamamını veya bir parçasını geçirmek üzere, tamamen yahut geçici bir süre için bir iskan ünitesinden diğerine yerleşmek kaydıyla yaptıkları coğrafi yer değiştirme olayı olarak tanımlanan göç olgusu, bünyesinde başka bir çok kavramın barındırmaktadır. Azınlık, İç göç, Dış göç, göçmen, etnik kimlik bunlar  arasında sayılabilir.

Dış göç veya dışa göç, bir ülkedeki  kimi bireylerin ya da toplumsal kümelerin başka bir ülkeye göç etmeleri anlamına gelen dış göçün, iki temel unsuru barındırdığı görülür. Bunlar iki kutuplu olan, itici ve çekici faktörlerdir. Daha çok kırsal kesin için gerekli olabilecek itici faktörleri başında, artan nüfus baskısı ve toprakların parçalanması, tarımda makinelaşma, karayollarının köylere  kadar girmesi olarak tesbit edilebilir. Türklerin Avustralya’ya gittiği yıllarda, bu ülke ekonomisi çoktan hazırlığını kurmuş, uzmanları vasıtasıyla iş gücünü kendi ölçütlerine uygun  olarak sağlıklı, genç ve nitelikli olan işçilerden seçerek işgücü ihtiyaçlarını karşılamaya çalışmışlardır[19]. O zamanlar sadece nitelikli işçi sorunu olarak görülen bu problem, daha  sonra kimlik arayışları, etnik eşitsizlikler,  dinsel hareketler gibi diğer başka sorunlarla birlikte anılmıştır.

ENTEGRASYON/UYUM: Entegrasyon, birden çok anlama karşılık gelen bir  kelime olarak karşımıza çıkmaktadır. Sözcük anlamından yola çıkarak, bir sosyal  sistemi oluşturan parçaların bir  bütün oluşturma  süreci olarak tanımlanabilir. Fakat Türklerin Avustralya toplumu içinde olmazsa olmak elemanlar olmadığı düşünülürse, bu entegrasyon tanımlamasının konumuz açısından yeterli olmadığı görülür. Entegrasyonu Türk toplumu için bir uyum süreci olarak tanımlamak doğruya yakın durmaktadır.

ASİMİLASYON: Giddens’in tanımına göre asimilasyon, göçmenlerin özgün gelenek ve uygulamalarını terk ederek, davranışlarını çoğunluğun değer ve normlarına uydurmaları anlamına gelir. [20]

Türkçe’de erime anlamına gelen asimilasyondan söz edebilmek için biri kuvvetli,  diğeri zayıf olan iki ayrı toplumdan, dolayısıyla, köken itibariyle birbirinden farklı kültürel yapılardan sözedebilmek gerekir. İslam dininin  burada verdiği kimliksel yapı göz önünü alındığında Türklerde tam  bir asimilasyonu beklemek biraz zor gözükmektedir. [21]

Yurt dışındaki Türklere uygulanacak asimilasyonun ortak yaşamaya  engel teşkil edeceği ortada olduğu gibi, bu durum insan haklarına da  aykırıdır,  bu olaya Kastoryano’nun bakışına göre ise “göçle  asimile edilemezlik kavramlarının at başı gittiği ve kendiliğinden İslam’a gönderme yaptıkları kamuoyu araştırmaları ve başyazılar bunu doğrulamaktadır.  Saint-Simon  Vakfı’nın gözünden  ‘göçmen  sorunu’nun anlatmak için, La Croix gazetesinin attığı manşet, ‘anlaşılmaz islam’dır. Nisan  1990’da göç hakkında yayımladıkları  dosyda  L’Express’ten gazeteciler, ‘Asimilasyona karşılık  gericilik mi?’ sorusunu ortaya atmaktadırlar. Tarihçi Pierre Chanuu, 31 Ekim 1985 tarihli  Le Figaro’da  ‘imkansız asimilasyon’ başlığıyla umutsuzluğunu dile getirmektedir. Araştırmalar ve sayısız makaleler İslam’ı tanıtmaya çabalarlar.  Sayısı bir o kadar kalabalık olan  bilimsel çalışma dikkati, toplumun  ve onun evriminin taşıdığı sorumluluğa çekmeye çalışırken, aşırı sağ siyasi söylemler, Terre’nin başyazısında formülleştirdiği gibi asimile olmak istemeyen gözmenlere saldırırlar.”

 [22]

Sosyalleşme : Sosyalleşme kavramını sosyal bilimler literatürüne sokan ilk düşünür hiç şüphesiz E. Durkheim’dir.[23] Sosyalleşme, toplumun bir parçası haline gelme ile kişinin aile, okul, mesleki örgütler gibi içinde yer aldığı toplumsal kurumların, daha genelde yaşadığı kültürel ortamın kendisinden beklediği şekilde davranmayı ve diğer bireylerle uyum içinde yaşamayı öğrenme sürecinin adıdır.[24]

İnsan, her şeyden önce sosyal bir varlıktır. Onu diğer varlıklardan ayıran temel özelliklerden biri de sosyal hayattır. Her ne kadar diğer canlı varlıklar mesela arılar, karıncalarda görünüşte topluluk hayatı yaşıyorlarsa da onların bir topluluk meydana getirmeleri içgüdülerinin etkisi altındadır. Halbuki insanın toplum hayatı aklın ve düşünme yeteneğinin eseri olup, sürekli bir değişim halindedir. Bu da şu demektir; insanın şahsiyeti sosyalleşme sürecinde oluşur. [25]

Sosyalleşme sayesinde insan, toplumun ortaya koyduğu tavır ve hareket modellerini, örneklerini ve düşünme biçimlerini öğrenmektedir. Kişinin toplum içinde diğerleri ile birlikte ortak bir hayat sürebilmesi, toplumun örf ve adetlerine, geleneklerine, örneklerine itaat etmesi, giyinmesi, yeme-içme, uyuma, oynama, eğlenme, çalışma bakımından asli bir takım teknikleri kabul etmiş bulunması, sosyal hayatın norm ve ayinlerine uyması ve grup içinde kendisine verilecek rolleri gereğince yerine getirebilmesi halinde mümkün olmaktadır.[26] Kısaca “sosyalleşme, kişinin grup normlarına uyması, bunları öğrenmesini sağlayan süreçtir.[27]

Toplumsallaşma süreci, bireyin türlü kümeler ve toplum bütünü içindeki yerini bilmesi, işbölümünü doğru olarak algılaması, onları istekle yerine getirebilmesi açılarından işlevsel olan bir süreçtir. Yeni doğan çocuğun, yalnız biyolojik bir varlık olmaktan çıkıp, toplumsal benlik sahibi, bir toplumun ve türlü kümelerin üyesi olması, bu süreç sonucudur. [28] Sonuç olarak toplumsallaşma hiçbir zaman “tam” olmaz. Çünkü, bir yandan bilinç sahibi olma özelliği ile insan çevrenin birebir ürünü değildir; kendisi de çevresini etkileyip değiştirebilmektedir. Öte yandan, bir toplumun üyeleri türlü alt toplumsal kesimlerde biribirlerinkinden az çok değişik kurallara, değişik alışkanlık ve tutumlara göre de biçimlenmektedirler.[29]

Genel olarak sosyalleşmenin amaçları arasında şunlar söylenebilir;

Sosyalleşme, bireylere temel davranış yollarını öğretir. Sosyalleşme, bireylerde belli özlemler oluşturur. Sosyalleşme süreci, bireylere rollerinin öğretilmesi demektir. Sosyalleşme yoluyla yetenekler de öğrenilir.[30] Kısaca sosyalleşme, kişinin grup normlarına uymasını öğrenmesini sağlayan süreçtir. Şu halde sosyalleşme bir nevi öğrenme sürecidir. Bundan dolayı sosyal nizam, geniş ölçüde sosyalleşme süreci ile varlığını muhafaza eder. [31] Bu bağlamda sosyalleşme; her toplumun veya grubun kendi kültürünü, değerlerini sembollerini, gelenek ve göreneklerini eğitim yoluyla yeni kuşaklara aktarması, onların da bunu benimseyerek içselleştirmesi ve kişinin içinde yaşadığı topluma katılmasını sağlayan yani toplumsal kültürle bütünleşmesini mümkün kılan süreci ifade için kullanılır.[32]

DİNİ SOSYALLEŞME: Aslında sosyalleşmeden amaçlanan şey ile dini sosyalleşmeden amaçlanan durum arasında tam bir benzerlik vardır.

Tarihin her döneminde ve tüm toplum tiplerinde toplum-kültür bağlamında din de yerini almakta, bu bakımdan da insanın kişilik gelişmesinin önemli bir veçhesini dini inançlar, değerler, normlar, davranış şekilleri ve kodlarının ve öteki dini kültür unsurlarının insan kişiliğine yerleşmesi ve özümsenmesi suretiyle dini kişiliğin ayrılmaz bir karakterini oluşturması süreci teşkil etmektedir, ki biz buna “dini yönden sosyalleşme” adını veriyoruz;  din ve kişilik gelişmesi bakımından, toplum-kültür-kişilik üçlüsüne dini de eklemek suretiyle toplum-kültür-kişilik-din dörtlüsüne erişiyor ve şu hale göre, kişiliğin dini veçhesinin şekillenmesinin, gelişim felsefesi bakımından, insanın doğuştan getirdiği dini istidat, eğilim yahut fıtrat’ın yukarıda sözü edilen bu dört unsurun etkileşimi bağlamında gerçekleştiğini belirtmek gerekir. [33]

Dini sosyalleşme kavramı, bireyin içinde yaşadığı toplumun dini kültür unsurlarını, değerlerini,sembollerini ve modellerini alarak kendi şahsiyetine mal etmesi ve böylece dini kişiliğin oluşmasından ibaret bulunan bir süreçtir, ki bu süreç, gerçekte genel olarak ferdin şahsiyetinin teşekkülü sürecinden ibaret olan sosyalleşme süreci ile ilgili olup, burada biz dini sosyalleşmeyi sadece analitik olarak ondan ayırt etmekteyiz[34]

Bireylerin kişiliklerinin oluşması süreci olarak oldukça genel ve geniş bir kavram olan sosyalleşme içerisinde yer alan bir boyut olan dini sosyalleşme, her şeyden önce bir eğitim ve öğretim konusudur. Toplumsal kültürün önemli bir bölümü olan manevi  dini kültür unsurları, ancak eğitim yoluyla genç kuşaklara aktarılarak yaşatılmasının yanı sıra onların kişiliklerinin oluşumunda da önemli bir işleve sahiptirler. Bu nedenle Kur’an’ın ifadesiyle insanlar“annelerinin karnından hiçbir şey bilmeksizin doğarlar” [35] ve Hz. Muhammet’in “Her çocuk fıtrat üzere doğar, sonra anası, babası onu Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar”[36] sözünü ‘sosyalizasyon Hadisi’ olarak nitelemek mümkündür.[37]

Ülkemizde her ne kadar ilköğretim çağında verilen dini bilgiler birbirini tamamlayıcı konular içerse de, ailede, çevrede ve camide yaygın eğitim yoluyla elde edilen dini bilgilerin farklılıkları, değişik grupların ideolojik yorumları, farklı ülke toplumlarının gerçekliklerini meşrulaştıran ya da eleştiren dinsel içerikli değerlendirmelerin bizim toplumumuza aktarılması dini sosyalleşmede ılımlıdan en radikale kadar uzanan bir çeşitliliği körüklemektedir. Tarihsel alanda oluşturulan dini bilgiler, sözlü kültüre dayanan dini bilgiler, tasavvufi akımların oluşturduğu dini bilgiler, dini ideolojik yapılanmaların dini bilgileri bu çeşitliliğin düşünsel temellerini oluşturmaktadır. Şu halde dini sosyalleşmenin iyi ya da kötü olmasını belirleyen en önemli faktörlerden biri dini bilginin mahiyetidir. [38] Din konusunda verilen bilgiler ne kadar gerçekçi, ne kadar hayatın sorunlarına yönelik cevaplar verecek şekilde anlamlı ise dini sosyalleşmenin seyri o kadar olumlu olacaktır.

Dini sosyalleşmenin oluşumundaki etkenlere bakılacak olursa, ferdin sosyalleşmesinde toplumun temsil edildiği güç odağı tek tek fertler, sosyal gruplar ve müesseselerdir. Bunlar, soyut toplumun tecrübe, bilgi, arzu ve beklentilerinin somutlaştığı objektif vasıtalardır. [39] Klasik bir ifadeyle sosyalleştiren vasıtalar; birincil grupları ki bunları aile, oyun ve arkadaş çevresi oluşturur, ikincil grupları ki bunlardan okul, iş çevresi, kulüpler, dernekler, politik gruplar, dini cemaatler ve cami, sanat faaliyetleri ve kitle haberleşme araçlarıdır.

SOSYAL BÜTÜNLEŞME: Sanayi inkılabının toplumların yapısında meydana getirdiği büyük değişiklikler ve bunları takiben ortaya çıkan toplumsal çalkantılar, çözülmeler ve bunalımlar sosyologların dikkatini bütünleşme konusu üzerine çekmiştir. Durkheim, sosyal bütünleşme konusunda modern sosyologlar arasında öncülük vazifesi gömüştür.[40]

Diğer taraftan dinin sosyolojik  rolü  ve inancın bütünleştirici gücü dikkatleri  sosyal bilimlere ve özellikle Din Sosyolojisi’nin  bu hususta vereceği cevaba  çevirmiştir.[41]

Gelişme ve büyüme  sosyal bütünleşme ile  desteklenemiyorsa, toplumsal sistem aksayabilmektedir. “Farklı biyolojik (ırki) ve kültürel kökene bağlı karmaşık toplumlarda sosyal bütünleşme sağlanamaz; nispeten homojen  toplumlarda sağlanır” şeklinde bir kural  ortaya koyamayız.[42] Birçok karmaşık sosyal  yapılı ülke vardır ki  bunlarda daha kuvvetli  bir sosyal bütünleşme bulunabilir.

Bu  girişten sonra  tanıma ilişkin  yaklaşımlara göz atmak yerinde olacaktır. Sosyal bütünleşme (social integration), toplumların yahut toplumsal  alt grupların  belirli amaçların  gerçekleştirilebilmesi yolunda,  önceki özellik ve  kimliklerini  terk ederek  yeni ve ortak bir kimlikte  buluşmalarıdır.[43]

Sosyal bütünleşmeye, sosyalleştirme süreci de  denebilmektedir. Buna  göre;   “sosyalleştirme, grupla bütünleşmeyi sağlamak için  ferde, hedefli ve amaçlı, dış ve iç davranış örneklerinin  aktarılmasını  sağlayan, belli şahıslar arasındaki  bir etkileşim  sürecidir”.[44] Bu aktarma ile fert, içinde  bulunduğu toplum ve kültürün  normlarının  öğrenerek  o toplum  ve kültürde  kendisine düşen  sosyal rolleri  yerine getirmesini  sağlayacak&n

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !